KOMPOZİSYON YAZARKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ ?

 

           

 

KOMPOZİSYON YAZARKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ ?

                  

 

            Acı söz insanı dininden, tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.   Atasözü

          

Söz ola kese savaşı 

Söz ola bitire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ede bir söz        Y. Emre                

 

 

            

KOMPOZİSYON

           

           Geniş manada  kompozisyon kelimesi edebiyat, resim, müzik, mimari… gibi güzel sanatların bir çok dalında kullanılan genel bir terimdir. Kelime olarak, değişik ve dağınık parçaları, mükemmel bir bütün teşkil edecek,şekilde bir maksada uygun olarak bir araya getirme demektir. Kompozisyon  kavramının yapısında birlik ve bütünlük, uyumluluk (ahenk), düzen ve tertip fikri tabiî olarak vardır. Edebiyatta, kompozisyonun malzemeleri önce kelime ve  cümlelerdir, daha sonra kelime ve cümlelerle ifade edilen duygu, düşünce, hayal ve olaylardır. Eskiden bu kavram “inşa ve kitabet” kelimeleriyle karşılanırdı.

            Bazılarına göre kompozisyon “güzel konuşma ve yazma sanatı” yani sözü etkili kullanma sanatıdır; Yunus Emre’nin                                               

                                    Sözü pişirip diyenin

                                    İşini sağ ede bir söz

mısralarıyla ifade ettiği gibi gerek şeklen gerek öz olarak “sözü pişirip deme” sanatıdır ki böyle kabul ettiğimiz takdirde kompozisyon ve edebiyat kavramları birbirine ayırt edilemeyecek kadar yaklaşmaktadır. Burada çok geniş olarak düşünülebilen kompozisyon kavramı yerine kısaca yazılı komposizyon üzerinde durulmaktadır.

          İyi bir kompozisyon yazabilmek her şeyden önce zengin bir kelime haznesine sahip olmayı, dile hakimiyeti, yaş seviyemize uygun bir genel kültürü, gelişmiş bir hayal gücü ile duygu ve  düşünce zenginliğini gerektirir. Bunlar çok değişik okuyarak, dinleyerek, zamanla kazanılan şeylerdir. Okuma alışkanlığı kazanan insanların bu yönden kompozisyonda başarılı olma şansları yüksektir.

          Bu sahada ders saati içerisinde yapılacak şeyler sınırlıdır: Yapılabilecek faaliyetler, okuma metodları, okunacak eserler konusunda  yönlendirme ve yazma konusunda teknik bilgiler vermedir.

          Kompozisyon yazabilmek için  dikkat edilebilecek noktalar şöyle sıralanabilir:

          “Önce iyi düşün, sonra kaleme al, sonra düzelt.”     (B.J.)

 

           Kompozisyon yazma faaliyetini  üç bölüme ayırarak incelemek mümkündür:

 

A) YAZMADAN ÖNCE (Hazırlık Safhası)

 

1. Kağıt düzeni: Yazı okunaklı, kağıt temiz, kusursuz ve  düzgün olmalı. Satır başları, paragraf başları ve satır sonları aynı hizada olmalı. Yazı başlığı yazının tam ortasına gelmeli.

2. Konu: Konuyu iyi anlamalı, iyi kavramalıyız. Bunun için konuyla ilgili önceden bildiklerimizi göz önüne almalı adeta onları ortaya harman yapmalıyız.

           Kompozisyon her şeyden önce  “konuyu iyi anlamak ve iyi anlatmaktır.” Konu hakkında tereddütlerimizi sorarak yahut ufak bir araştırma yaparak gidermeli ona hakim hale gelmeliyiz. Ne kadar güzel olsalar da konu harici yazılanlar değerlendirme dışıdır. Konuyu güzel misallerle genişletmeli bunun için yaşadığımız , okuduğumuz olaylardan, atasözlerinden, vecizelerden, fıkralardan… faydalanmalıyız. Konu hakkında yazacaklarımızı belli bir düzene göre sıralamalıyız, başka bir deyişle plan yapmalıyız.

3. Plan: Plan fikri  gerek  şahıs  gerek  toplum  olarak  hayatımızın ayrılmaz  bir parçasıdır. Plan başarılı bir kompozisyonun önde gelen şartlarındandır ve yazılacak şeylerin önceden tesbit edilip sıraya konmasıdır. Plan aynı zamanda konunun sınırlarını çizer. Yazacağımız yazının türüne göre planı belirleriz. ( Nesir yazılarda hareki veya fikri plan uygulanır. Fikri planı maddeli plan şeklinde de düşünebiliriz.) Planla beraber paragraf sayısını ve her paragrafta ne yazacağımızı kısaca belirtmeliyiz. Plan yazımızın iskeletidir. Yazı buna göre şekillenecektir. Yazma sırasında ufak tefek değişiklikler yapılabilir. Plan konunun birlik ve bütünlüğünü sağlar. Bu birlik ve bütünlüğü bozacak gereksiz fikirlerden, sözlerden kaçınmalı, yardımcı fikirler etrafında dönmelidir. Yazının giriş bölümü kuvvetli olmalı, burada konu hemen belirtilmeli giriş adeta yazının bir özeti gibi olmalıdır. Çünkü yazıyla önce başlıkta, sonra giriş bölümünde tanışırız. Yazının sonuç bölümü de iyi bağlanmalı, yazı iyi bir şekilde sonuçlandırılmalıdır. Yazmak için kalemi elimize aldığımızda yazıya nasıl gireceğimiz, konuyu ne yönde ve nasıl geliştireceğimiz ve yazıdan nasıl çıkacağımız ana hatlarıyla zihnimizde belirmiş olmalıdır.

         Yazımızı hangi yazı türüne göre yazacağımızı kararlaştırmalı, o türün özelliklerini gerek plan yaparken gerekse yazarken göz önüne almalıyız. (Mektup, deneme, sohbet, makale, açıklama hikaye… vs.) Bu hususta genellikle seçme hakkımız yoktur. Konuyla beraber yazının  şekli veya türü de verilir. Kısaca, yazmaya başlarken “Ne yazacağım?, Nasıl yazacağım?  , Niçin yazacağım?” sorularının cevabı verilmiş olmalıdır.

            Hazırlık safhası ne kadar mükemmel olursa yazı o kadar  rahat yazılır.

 

B) YAZARKEN (Yazma safhası)

 

4. Konu bölüm bölüm işlenmelidir. Konuya ilgi çekici bir şekilde girmeli, bu ilgiyi yazının tamamında canlı tutmaya çalışmalıdır. Bu canlılık yazıyı başarılı kılan en önemli husustur.

           Gelişme bölümünde yazıyı enine boyuna geliştirmeli, genişletmeli, söylenmesi gerekli her şeyi orada söylemeli, kapalı, anlaşılmayan bir şey bırakmamalıyız.

            Paragraflar birbirine iyi bağlanmalı, arada boşluk ve kopukluk olmamalıdır.

            5. Yazı ilgi çekici, rahat okunur olmalı, sıkıcı olmamalıdır. Bunun için:

                        I . Dil ve ifademiz düzgün, cümlelerimiz sağlam,

                        II . Fikirler doğru, açık, samimi ve birbirinin devamı ve tamamlayıcısı,

                        III . Konu yüzeyde veya ayrıntılara boğulmamış,                       

                       IV. Canlılığı yazı boyunca ayakta tutmak için verilecek misaller ilgi çekici, deliller tartışmasız ve inandırıcı,

                        V. Değişik ifade şekilleri ve değişik yapıda cümle kalıpları kullanılmış olmalıdır. Değişik cümle kalıplarını rahatlıkla kurabilmek ve kullanmak dile hakimiyetimizi ve dil kapasitemizi gösterir.

6. Dil ve ifademize dikkat etmeliyiz. Cümlelerimizde dilbilgisi yanlışları bulunmamalıdır. Uzun, karışık ve dolambaçlı cümlelerden sakınmalı, lüzumsuz boş kelimelerle ifademizi şişirmemeliyiz. Cümlelerimiz açık olmalı, mana kargaşası olmamalıdır. Özlü yazmalıyız. İfadeyi kuvvetlendirmeyen sıfatlardan, gereksiz bağlaç ve edatlardan sakınmalı, aynı manaya gelen kelimeleri gerekmedikçe tekrarlamamalıyız. Bunlar yazının akıcılığını bozar, yazının ahengini olumsuz etkiler. Manasını iyi bilmediğimiz kelimeleri ve mecbur kalmadıkça yabancı kelimeleri kullanmamalıyız. (Bu madde “İyi Bir Kompozisyon Cümlesinin Özellikleri” konusunda incelenmiştir.)

7. Yazımızda bilgi yanlışı yapmamalıyız. Dalgınlıkla veya bilmeden yapılan bir yanlış yazının ciddiyetini bozar, yazının tamamına olan güveni sarsar.

8. Yazımızda tek bir ifade şeklini değil bütün ifade şekillerini, denk düşürerek tabiî bir şekilde kaynaştırarak kullanmalıyız. Sadece tahkiye (olay anlatma) değil tasvir, portre, muhavere, tahlil gibi ifade şekillerini kullanma alışkanlığı kazanmalıyız.  Küçük yaşlarda öğrenip hala devam ettirdiğimiz, sadece olay anlatma alışkanlığımız yazımızı yavan kılan sebeplerin başında gelmektedir. Değişik ifade şekillerini kullanabilmek yazma alışkanlığımızın seviyesini gösteren en önemli göstergelerdendir. ( Öğrenci kompozisyonlarında genel olarak görülen kusurlardan biri tek tip cümle kuruluşu kullanılması, değişik cümle kalıplarının kullanılmaması; diğeri ise ifade şekli olarak devamlı tahkiyenin kullanılması, öbür ifade şekillerine pek yer verilmemesidir. Bunlara basmakalıp ifade kullanılmasını da ekleyebiliriz.)

            Dil ve ifademiz mümkün olduğu kadar bir özellik taşımalıdır.

            9. Noktalama ve imlâya dikkat etmeliyiz. Bu tür yanlışlıklar hiç hoş karşılanmaz. Hem mana kargaşasına sebep olur hem de yazma alışkanlığımızdaki seviye düşüklüğünü belli eder. Özellikle büyük harflerin yerinde kullanılmaması, hece bölünmesi, cümle sonlarının yanlış işaretlerle noktalanması, “de, mi, ki” lerin yanlış yazılışı sıkça rastlanan ve hiç de hoş görülmeyecek hatalardandır.

            Yazarken noktalama ve imlâ kaidelerini yerli yerinde kullanmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.

 

C)   YAZDIKTAN SONRA (Dinlendirme safhası)

 

10. Yazımızı bitirdikten sonra tekrar okumalı, aceleyle gözden kaçan eksik ve noksanları  düzeltmeliyiz. Bundan sonra yazıyı bir tarafa koyup aradan biraz zaman geçtikten sonra tekrar incelemeliyiz. Buna yazıyı dinlendirme denir. Cümle kuruluşlarında, dil ve ifadede, noktalama ve imlâda düzeltilmesi gereken birkaç  noktaya muhakkak rastlarız. Onları tekrar gözden geçirerek yazımızda eksik ve yanlış bir şey kalmamasını sağlamalıyız.

11. Yazıya ilgi çekici başlık bulmalıyız. Bir yazıda ilk karşımıza çıkan başlıktır.

            Yazının başlığı bu bakımdan önemlidir. Başlık yazıyı bize kısaca tanıtmalı, yazı hakkında bir bilgi vermeli , ilgi çekici, çarpıcı olmalıdır. Başlık konunun iki üç kelime ile özeti olmalıdır. Mümkün olduğu kadar cümle şeklinde uzun bşlıklar kullanılmamalıdır.

 

           Yukardan beri madde madde  sıralanan teknik özelliklerin yanı sıra kompozisyon yazmanın aynı zamanda bir alışkanlık olduğunu hatırdan çıkarmamak, alışkanlıkların ise çok tekrarla geliştiğini, ustalık haline geldiğini hiçbir zaman unutmamak gerekir.

           Okuma ve yazma faaliyeti alışkanlık halini aldığı zaman sıkıcı olmaktan çıkar, zevkli bir meşguliyete dönüşür.

 

 

          OKUMA METNİ

 

 

ÜSLÛB ÇALIŞMALARI

 

           

I

 

            İşleme ve hareket (fonksiyon) halinde bulunan şuur ve umumiyetle ruh muhtevalarının ifade şekli üslûbu vücuda getirir. Kalıp haline gelmiş düşünce tarzlarından doğan beylik ifade şekilleri vardır: Resmî üslûb, ilmî üslûb, kanun ve umumiyetle hukuk üslûbu, gazete üslûbu… gibi. Bunlar daha ziyade gayrı şahsî ifade tarzları olduğu için, şahsî ve afektif (teessürî) unsurları ihjtiva etmezler. Belirli kalıplardır: “Pencerelerden sarkmak tehlikelidir”, “Buradan çiçek koparmak yasaktır“ ,  “Bu madde hükümlerine aykırı hareket edenler bir aydan üç aya kadar hapis edilirler” gibi ifadelerde hiç bir şahsî temayül, heyecan, düşünce tarzı olmadığı için, meşhur “üslûb insandır” hükmü bunlara tatbik edilemez.

            Hususî mektuplarda, hatıralarda ve her çeşit edebî yazılarda şahsî bir karakter taşıyan düşünce mekanizması, duygu ve heyecan tarzı ve şiddeti üslûba şahsîlik ve orijinallik verir. Halk tâbirleriyle, basma kalıp üslûb şekilleriyle , beylik teşbih ve istiarelerle yazılan yazılarda şahsîlik ve orijinallik payı azdır. Bunlar edebî değerlerden mahrum sayılırlar. Alışılmış, kullanılmış, yıpranmış (rutin halini almış) ifade şekilleridir. Üslûb-u âlî (yüksek üslûb) , Üslû-u müzeyyen (süslü üslûb), Üslûb-u sade (sade üslûb) ilh… gibi üslûb nevileri ayıran eski edebiyat bu beylik ifade tarzına da Üslûb-u adî (adî üslûb) adını verirdi.

            Adî fikirlere ve ruh muhtevalarına orijinal bir ifade şekli vermeğe çalışan sun’î üslûblar da vardır. Şahsîlik ve samimîlikten mahrumdurlar.

            Umumiyetle, klişe haline gelmiş, adî ve lâubali üslûbu samimî üslûbla karıştırmak bize mahsus bir hatâ haline gelmiştir. Sohbet ve yârenlik şeklinde yazılan yazılarda bu adiliğin samimîlik gibi görülmesi, yeni nesrimizde, basma kalıp bir ifade tarzının revac bulmasına sebeb olmuştur. Gençlik dergilerinde sık sık rastlanan bu ifade tarzı şahsiyet farikasından mahrum olduğu için anonim bir üslûb halini almaktadır.

            Dünya edebiyatında  “üslûb tiryakileri, üslûb meraklıları, üslûb delileri, üslûb manyakları” diyebileceğimiz büyük muharrirler vardır. Bunlar yazının ifade tarzına ve plastik değerine mânaları kadar değer verirler. Geçen asırda Fransız edibi Chateaubriant ve Gustave Flaubert bunlardandı.

            Chateaubriant meşhur Atala’sının ölüm parçasını M. de Fontane’a okumuş ve şu cevabı almış: “Olmaz! Olmaz! Bir daha yazınız.”

            Muharrir diyor ki:

            “Daha iyisini yazacağımı sanmıyordum. Hepsini ateşe atmak istiyordum. Sabahın sekizinden akşamın on birine kadar masamın önünde kaldım. Başımı ellerime dayadım. Yazamıyordum. O kadar ümitsizdim.”

            Fakat gece yarısına doğru ilham gelmiş ve edebiyat kitaplarına geçen örnek parça yazılmış.

            Atala’nın on ikinci baskısı bile her cümlesi tekrar tekrar gözden geçirilerek, tartılarak, her kelimesi yoklanarak tashih edilmiştir. Chateaubriant, “Les Martyres” adlı eseri için yedi sene çalışmıştır. Hâtıralarında diyor ki:

            “Aynı sahifeyi yüz defadan fazla yazdım, bozdum, yeniden yazdım. Bütün eserlerim arasında dili en kusursuz olanı budur.”

            Ve ilâve ediyor:

            “Gençliğimde, aynı sahifeyi en az on defa yeniden yazmak için masanın başında on iki saat, on beş saat kalırdım. Yaş benim bu çalışma kabiliyetimden hiçbir şey eksiltmedi.”

            Akademiye giriş nutkunu da tam yirmi defa yeniden yazmıştır.

            Flaubert’in meşhur üslûb titizliği daha hayret vericidir. Kalem elinde, yıldırımlanmış gibi ölen bu romancı bütün hayatında kelimelerle boğuşmuştur. En acele yazdığı kitabını beş senede bitirmiştir. İlham perisine hiç güveni yoktu. Haftada en çok iki sahife yazardı. En küçük bir ahenksizlik, en yumuşak harflerin bile çatışması onu hasta ederdi. …

           

            Flaubert’in bâzan bir kelime, hattâ bir virgül için gece yatağından fırladığı, bütün gece, aynı sahifeyi beş altı defa yeniden yazdığı olurdu.

            Bundan sonraki yazımda Flaubert’in üslûb çalışmalarına ait misaller verirken, üslûb meselelerinin incelenmesine uygun bir zemin bulabileceğimi umuyorum.

 

II

 

            Madam Bovari ölmek üzeredir. Rahip son duasını okumak ve mukaddes yağla onun vücudunu uğmak için baş ucundadır.

            Gustave Flaubert bu parçayı beş defa yazmıştır. Her birinde hangi unsurları eksik bıraktığı veya fazla bulduğu aşağıdaki denemelerinde görülüyor.

           

BİRİNCİ YAZILIŞ

 

            Râhip, duasını okudu ve, sağ elini uzatarak Allahtan mağfiret diledi ve gümüş bir kap içindeki yağa sağ elinin baş parmağını batırarak her parçasında günahlarının yerini arıyormuş gibi vücudunu uğalamağa başladı: Kapaklarını kapadığı gözleri, burun deliklerini, dudakları, elleri…

            Bu parçada “sağ elini uzatarak” , “gümüş bir kap içindeki ” teferruatı fazla bulan muharrir, râhibin hareketlerinde vücutla günah arasındaki alâkaları belirten işaretlerin de eksik olduğuna hükmetmiştir.

 

İKİNCİ YAZILIŞ

 

            Râhip, duasını okudu ve, sağ elini uzatarak Allahtan mağfiret diledikten sonra , sağ parmağını mukaddes yağa batırarak bütün vücut uzuvlarından günah kirlerini silmek için her birini uğuşturmağa başladı. İşaret parmağıyla göz kapaklarını kapadı. Evvel gözlere dokundu. O gözlere ki… Sonra kokuların hazzını alan burun deliklerine… Dudaklara, sözlere ve oburluklara… Âşıklarının saçlarına dalan ve her türlü temastan zevk alan parmaklara…

            Bu yazılışta, beş duyunun hayattaki işleyişini ve günahtaki rolünü eksik bulan muharrir, parçayı yeniden kaleme alıyor:

 

ÜÇÜNCÜ YAZILIŞ

 

            Vücudun bütün uzuvlarından günahın kirlerini silmek için, evvelâ gözleri, yeryüzünün bütün ihtişam ve debdebesine iştahlandığı zaman alevlerle dolan uzun gözlerini, sonra, vaktiyle ılık rüzgârlar ve aşk kokuları için genişleyen burun deliklerini, daha sonra, yalanların ince oburluğuyla sevgiler kekeliyen, bütün iştahlara iç çeken, yalan söyleyen ve şehvet çığlıkları koparmak için açılan ağzını, daha sonra, her türlü temasta hisli derisi ürperen ve artık mezar böceklerinin bile gıdıklayamayacakları ellerini uğaladı.

            Bu parçada da “alevlerle dolan uzun gözler” , “Yalanların ince oburluğuyla sevgiler kekeliyen, bütün iştahlara iç çeken, yalan söyleyen ve şehvet çığlıkları koparmak için açılan ağzını…” unsurlarını fazla bulan muharrir, ayakları da ilâve ederek yazısını şöyle tâdil etmiştir:

 

DÖRDÜNCÜ YAZILIŞ

 

            Nihayet Misaretur ve İndulgentiam dualarını okudu, yüksek sesle Allahtan mağfiret diledi ve baş parmağını mukaddes yağa batırarak vücudunu uğalamağa başladı: Evvelâ dünyanın bütün debdebe ve ihtişamını arzulayan gözlerini; sonra, bir zamanlar ılık rüzgârlar ve aşk kokulariyle genişleyen burun deliklerini; sonra yalan söyleyen, kibirden inleyen ağzını; sonra hisli derisi tatlı temaslarla ürperen ve artık mezar böceklerinin bile gıdıklayamayacağı ellerini; sonra onu randevulara koşturan, kaldırımları arşınlayan ve artık yürümesine imkân olmayan ayaklarını…

            Bu parçada da bâzı hayâlleri feda eden muharrir, nihayet şu beşinci ve son metinde karar kılmıştır:

 

BEŞİNCİ YAZILIŞ

 

            Râhip, Misaretur ve İndulgentiam dualarını okudu, sağ elinin baş parmağını yağa batırdı ve uğuşturmaya başladı. Evvelâ dünyanın ihtişam ve debdebesine çok iştahlanan gözlerini; ılık ve hafif rüzgârlara ve aşk rayihalarına bayılan burun deliklerini; sonra hepsi yalan için açılan, kibir azametten inleyen ve şehvetten haykıran dudaklarını; sonra zevk verici temaslardan hâz duyan ellerini ve nihayet, bir zamanlar arzularının tatminine koşan ve artık yürümesine imkân kalmayan ayaklarının altını uğaladı.

            Bu son metinde cümleler daha fasih, daha hareketli ve günahlarla vücut parçaları arasındaki münasebetler daha aydınlıktır. Evvelki metinlerdeki parazit hayâllerin çoğu burada feda edilmiştir.

            Fakat muharrir, her râhibin her vücut parçası önünde  ona mahsus günahı âdetâ jeometrik bir intizamla düşünmek yapmacığından bu metinde de kurtulabilmiş değildir. Uğuşturma fiiline refakat eden tasvirler bu kadar net ve düzgün olamaz. Teddâî hâdisesi bu kadar hendesî değildir. Fakat bu psikolojik hatâlara dünyanın bütün romancılarında tesadüf edilmektedir.

 

III

 

            Bâzı muharrirler cümleyi zihinlerinde tamamiyle hazırladıktan sonra yazarlar. Bunların müsveddelerinde tashih ve ilâve pek azdır. Temize çekmiş gibi çiziksiz yazanlara da rastlanır. Bunlar her türlü tereddütlerini ve kontrollerini yazıdan evvele aldıkları için, hazırlık sırasında geçirdikleri ruh macerasını müsveddelerinden anlamak zordur.

            Bâzı muharrirlerse kalemlerini ruhun veya düşüncenin ilk hareketine teslim ettikleri için, yazmadan evvel kontrole alışmamışlardır. Müsveddeleri çiziklerle, haşiyelerle, ilâvelerle doludur. Bunlar cümlelerini rasyonel (aklî) nizam altına almaktan kaçan, ruhun serbest fışkırışlarına tâbi olan muharrirlerdir.

            Her iki çeşit muharrirler arasında, Chateaubriant ve Gustave Flaubert gibi, yazılarında kelime tashihi ile doymayan ve bütün parçayı yeniden ve birkaç defa yazanlar da vardır. Üslûb çalışmalarında dikkat ve titizlik en çok bunlarda görülür.

            Bu muharrirlerin kendi yazılarını düzeltmek için aradıkları hatâlara (tekrarlara, kelime ve tâbir uygunsuzluklarına, âdiliklere yapmacıklara, âhenksizliğe, kelimelerin sesleriyle mânaları arasındaki nisbetsizliklere) dikkat ederken bir çok psikolojik hatâları gözden kaçırdıklarına şâhit oldum. Şekil titizliği onların daha ehemmiyetli hatâlara dikkatlerini perdelemiş olsa gerektir.

*

            İyi bir nesrin vasıflarını tâyin etmek zordur. Evvelâ ifade edilen fikrin veya ruh hâlinin doğruluğu, orijinalliği, derinliği… bakımından kazandığı değer şekle ve üslûba ait olanların dışında kalır. En üstün değer budur. Ancak iyi düşünülen bir fikrin vâzıh ifade edilebileceğini iddia eden klâsik edebiyatçılar her zaman haklı değildirler. Vuzuh (bir yazının aydınlık oluşu) yazıya değil , yazı ile okuyucunun seviyesi arasındaki münasebete ait bir hâdisedir. Bâzılarımıza çetrefil gelen bir ibare, başkaları için pek vâzıh olabilir. Herkese veya çoğunluk için vâzıh üslûpların çoğunda da basmakalıp tâbirlere veya anlaşılması kolay, basit ve âdi fikirlere rastlanır. Vuzuh veya ibham (yazının müphem oluşu) başlıbaşına bir değer değildir. 

             İfade edilen fikrin veya ruh halinin kendine has değerinin dışında, iyi bir nesrin vasıflarını tâyin etmek lâzım gelirse, mümkün olduğu kadar az hatâya düşmek şansı içinde, şu prensipler ileriye sürülebilir:

 

1.       Tekrarlardan (fazla kelime ve cümlelerden) kaçınmak. (Ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazla) sağlam bir ifadenin ana prensibidir.

2.       Halk tâbirlerinden, atasözlerinden, beylik ifade şekillerinden, basmakalıp üslûptan kaçınmak.

3.       Âdilikten kaçarken yapmacığa düşmemek.

4.       Kuvveti kendi kendine yeten bir düşünceyi veya ruh hâlini imajlarla (teşbih, istiâre vesair edebî sanatlarla) desteklemekten kaçınmak.

5.       Mânayı en sâde şekline ircâ ederken basitliğe düşmemek.

6.       Yazının inceliklerini anlaşılır olmasına feda etmemek.

7.       Basit mânayı karışık ve karışık mânayı basit şekilde ifade etmekten kaçınmak.

8.       Mânaya en uygun kelimeyi bulmak.

9.       Kelimelerin sesleriyle mânaları arasındaki münasebeti gözden kaçırmamak.

10.   Fakat mâna inceliklerini âhenge feda etmemek.

11.   Bir cümle yapısiyle o cümleyi yüksek sesle okuyanın teneffüs ritmi arasındaki münasebeti gözden kaçırmamak. (İçimizden okuduğumuz yazılarda da bu münasebetin değeri aynıdır.)

12.   Fakat mânaya ait derinlikleri bu münasebete feda etmemek.

 

            Bu prensiplerden bâzıları onlardan daha üstün değerlere feda edilebilir. Yazının şahsîliğini ve orijinalliğini vücuda getiren de, her muharririn kendine has bir değer sistemine sahip olmasıdır.

 

(P. Safa’dan iktibas)

 

                                                                                                                                                                                                         

 

 

 

 

UYGULAMALAR

 

  

Gece Sönük, Gündüz Yanık -167

1001 ÇERÇEVE     (BİRİNCİ 101 ÇERÇEVE) / NECİP FAZIL KISAKÜREK  /  TOKER YAYINLARI   1968 İstanbul

 

 

A – I EVVELKİ gün gazeteme gitmek için bindi­ğim dolmuşla Köprü üzerinden geçerken garip bir manzara karşısında kaldım:1 Köprünün elektrik fenerlerindeki kocaman ampuller, gün ışığında, yakıcı güneş altında, zayıf ve cılız bir pırıldayışla yanmakta devam ediyordu.2 Yâni, güneş doğalı 5 saat olmuşken lâmbaların sön­dürülmesi unutulmuştu.3

//

B – II Bu, son derece basit tablo karşısında, bütün bir toplumun en büyük derdini hecelercesine sarsıldım. 4

III Gece yakılması, gündüz de söndürülmesi unutulan lâmbaların diyarı… 5

IV İnsanlarda ve cemiyetlerde öyle hiçten ve entipüften sanılan tezahürler vardır6 ki, hakikatta en ehemmiyetli bünye hâlini belirtir.7 Me­selâ, yorgan üstünde bir elin pembe tırnağı bir ânda sapsarı kesildi mi,8 bu tezahür, kendi ken­disiyle hiçbir şey değilken, yorganı açıp baktı­ğınız zaman göreceğiniz gibi, hastanın ölümü­nü gösterici bir işaret olabilir.9 Hazreti Ali’nin:

«— Parça bütünün habercisidir!»

Hikmetiyle (Mak Orel) in:

«— Çizmemde bir çivi eksik olsa Roma me­deniyet bütünü yerinde değil demektir!»

Sözündeki sır bu noktada… 10

V Ben, gece yakılması, gündüz de söndürül­mesi unutulan lâmbalar misalinde, topyekûn eşya ve hâdiseleri tasarruf ve o plâna tahakküm iktidarından düşmüş bir toplum hâlini görüyo­rum.11

 

 

Maç -63

1001 ÇERÇEVE     (BİRİNCİ 101 ÇERÇEVE) / NECİP FAZIL KISAKÜREK  /  TOKER YAYINLARI   1968 İstanbul

 

BİTPAZARINDAN geçiyorum.1 Bir adam radyosunu satıyor.2 Radyonun çalışıp çalışma­dığını anlamak için, fişini, bir eskici dükkânı­nın elektrik prizine soktular. 3 Bir kaç cızırtı, hırıltı, derken bir ses: 4

— Burası Mithatpaşa Stadyomu!.. 5

Radyonun satışı unutuldu6 ve bütün Bitpa­zarı tipleri, satıcılara, alıcılara, küfecilere ka­dar maçı dinlemeye koyuldular.7 Hayretle du­rup manzarayı seyretmeye başladım.8 Evindeki çocuk lâzımlığını eline alıp Bitpazarında satma­ya gelen yeldirmeli kadına varmcayadek tesir halkası içine alınmadık insan bırakmayan bu korkunç cazibe merkezi ne korkunç şey!9 Mey­haneden dershaneye, sonunda «hâne» eki bu­lunan her yerde o yerin her ferdini unutturup yalnız kendisini hâkim kılan, kendisinden baş­ka hiçbir mes’eleye söz hakkı vermeyen maç… 10

Bizzat şahit oldum: 11 Hapishanede, insanın havayı -emmekten bezdiği ve güneşi görmekten tiksindiği şartlar altında bile, tek alâka maç…12 Müdürü, jandarması, gardiyanı ve mahkûmu, hırıltılı hapishane hoparlörünün hunisinde kaynaşırlar. 13

Şu futbol 20’nci Asır şüpheciliğinin yerine tersine onun- biricik mezhebi olarak din çapın­da öyle bir vecd kaynağı olmuştur ki, 14 konuş­maya başlayan çocuğun ilk kelimesi «Gol!» ol­sa15 şaşmamalı.. 16 Artık insanda kafa meşin top, 17 beyin meşin top, 18 kalb meşin top, 19 mide meşin top… 20

 Bu nefsânî ra’şenin yanına ruh ve fikir ürpertisini getirebilecek ve memleket kalesi­nin önündeki büyük mes’ele topunu muazzam bir şütle ağlara takacak (santrafor) dan ne ha­ber? 21

 

  

Disiplin Nefreti -151

1001 ÇERÇEVE     (BİRİNCİ 101 ÇERÇEVE) / NECİP FAZIL KISAKÜREK  /  TOKER YAYINLARI   1968 İstanbul

 

DİSİPLİN, yâni zapt-ü rap… kelimesini bi­le kullanmaya gelmez.1 Hemen, suratlarına si­gara dumanı üflenmiş kediler gibi yüzlerini buruşturur,2 döner savuşurlar… 3

Disiplin, her oluşun; toprak altında pişe pişe elmas olmaya giden kömürden kalb için­de yana yana insan olmaya giden nâtık hay­vana kadar her oluşun, üstün hakikat yolunda fetih sırrını gizleyici başlıca usûl şartı… 4

İbâdet bir disiplin çerçevesi;5 devlet de bir disiplin ifadesidir.6 Bugünkü Batı dünyasına nizam ruhunu veren Eski Roma, bir disiplin harikasıydı.7 Disiplinin büsbütün olmadığı yerde, sanki hava çekilmiş gibi, hiçbir hayat ham­lesi düşünülemez. 8

Disiplin şiir ve hikmetini anlayabilecek adam, dâvasının en üstün ve amelî cephesi ola­rak kendi kendisini disiplin altına alabilecek olandır.9 Fikir ve san’at davranışlarını «serâ-zad – başıboş» bir plânda kabul edenler, (Sen Piyer) bazilikasına, hemen hemen yemeden, içmeden, uyumadan koca bir ömür parçasını adayan (Mikel Anj) ile, «devler gibi eser ver­mek için burjuvalar gibi çalışmak lâzımdır!» diyen (Balzak)ı hatırlasınlar… 10

Büyük disiplin, Büyük Cihadın namzetle­ri içindir.11 Büyük Cihad, milyonluk orduların milyonluk ordularla cenkleşmesi değil,12 tek ki­şinin kendi nefsiyle savaşması…13 Kendi nefsi­ne zorlayacağı her türlü disiplinden kaçanla­rın yangın yerindeki bir arsada, dört ayağı havada, keyifli keyifli eşelenen bir merkepten farkları yoktur.14  Safkan atlar hemen başlarını teslim ederken,  mayalarında eşeklik olanlara, disiplin yular gibi görünür; 15  bir türlü taktır­mazlar. .. 16

Aynen bizdeki gibi, aşk ve hâkim fikir bulunmayan yerde disiplin olmaz; 17  ve ortalığı, bir tekmeleme, çifteleme, anırma, böğürme, toz dumandır, kaplar, 18  gider. 19

   

DARÜ’L-FÜNÛN ŞEHRİ

 

1- Aile kontroluna tâbi yerli gençler için emsalsiz bir çalışma yeri olan Paris, otelde yatıp kalkan ira­desiz yabancı için ise, aksine, baş döndürücü bir fuhuş ve rezalet girdabıdır. Birçok memleketlerden bu şehre tahsillerini yapmak üzere gönderilen genç­ler tam bir hazırlık, müthiş bir iyi niyet ve hiç bir şeytanî bağdan çıkma ile erimeyecek bir iç kuvvetle mücehhez değillerse ruhlarını ve etlerini bu cehen­nemî çarkın dişlerine kolayca kaptırırlar. Her ırka mensup nice bedbahtlar, Paris’ten memleketlerine dönerken, her gece -alışılmış saatlerde yataklarına girmiş olmaktan başka hiç bir günahları olmayan vatandaşlarına karşı kafa tutmak için, havada sopa ,şeklinde salladıkları yegâne yeni faziletleri, Mont­martre, Saint Michel, veyahut Montparnasse so­kaklarında, birkaç sene sabahlara kadar, kundura eskitmiş olmak meziyetinden başka bir şey değildir.

2- Gençliğin Paris’te karşılaştığı tehlikeleri bilen hayır sahipleri, bunları safahate ve sefalete karşı tesirli bir surette korumak üzere bir üniversite ma­hallesi kurmayı düşünmüşlerdir. Bu insanî fikrin; hakikat sahasına geçişi,.şimdi, Pare Monceau civarında, yıkılan eski istihkâmların yeri üzerinde yükselmeye başlayan muhteşem üniversite şehrini mey­dana getirmiştir.

3- Yemyeşil tarhlar… Sarı kum döşeli yollar…. Ağaçları yeni dikilmiş bahçeler içinde, işte sıra ile Fransız, Belçika, Brezilya, Kanada, Japon, Birleşik Devletler sarayları… En zengin otellerden daha mükemmel istirahat şartlarını bir araya getiren bu binaların cephesinde, inşa masraflarını ceplerinden ödemiş olan zenginlerin altun ve mermer harflerle isimleri :

4- Fransız binası üstünde Deutsch de la Meurthe- ismi

5- Belçika blnası üstünde Birmans la Port ismi ilh…

6- Romanya, Yunanistan ve hattâ masrafları Nu­bar Paşa tarafından ödendiği söylenen Ermeni bi­nalarının yerleri şimdiden hazırlanmış, ustaların işe başlaması bekleniyor.

7- İnsanî bir müsabaka sahası mahiyetini alan üniversite mahallesinde Türk bayrağının da bir an evvel dalgalandığını bilmek ne kadar temenniye de­ğer.

A. HAŞİM

 

 

 

 

 

About these ads
Bu yazı Dil ve edebiyat içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

KOMPOZİSYON YAZARKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ ? için 10 cevap

  1. elif dedi ki:

    aradıklarımı bulamadım kötü olmuş

  2. birsen dedi ki:

    hepsini okumadım ama sınavımda yardımcı oldu…

  3. servis dedi ki:

    Tek kelime ile Güzel yazı ve güzel site…

    Teşekkür ederim.

    Serhat Çilingir
    skype: cilingir1,737497E+10

  4. Batuhan dedi ki:

    Süper olmuş ellerine sağlık ;)

  5. Merve dedi ki:

    Tskk Ederm ♥

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s